TÜRKİYEDE AYDIN SINIF – TOPLUM İLİŞKİLERİ

>> 16 Kasım 2009 Pazartesi


ÖZET

Türk toplumunda ‘’yaratıcı azınlık’’ olarak nitelendirilen
aydın sınıfın, tarihsel süreç içerisinde oluşumu, yapılanması,
işlevi, kimliği, hedefleri, toplum ile aynı tasayı ve sevinci
paylaşıp paylaşmadığı konusunda gelişmiş toplumlarda
olduğu kadar kapsamlı bir sosyolojik çalışma yapılmamasını
önemli bir eksiklik olarak görmekteyiz.

Neden Aydın Sınıf?

Neden Türk aydın sınıfının yapısını gündeme getirmek
istiyoruz?

Aydın sosyolojisi çağımızın dinamiklerine uygun bir
tarzda ele alınarak, tarihsel boyut ve kimlikleri ile
yorumlanmalıdır. Böylece günümüz sosyoloji disiplinini
belirleyen toplumsal iyileştirme olgusunun gündeme
gelmesiyle, bir süreden beri devam eden gerginlikler, çatışma
ve yozlaşma gibi sosyo-patolojik olaylarda aydınlanmış
olacaktır. Bu durum gözlendiği üzere yaratıcı azınlık statüsünü
temsil eden grubun kimliği, kültürel değerleri, birikimi ve dünya
görüşleri ile bağlantılıdır.

Özellikle yönetici sınıfın etnik kimliği, ilişkileri, danışma
çerçeveleri, olayların seyrindeki düzenleyici rol ve etkinlikleri
tüm yönleriyle araştırılmış değildir.
Anadolu coğrafyasında yaşayan, yüzyıllarca
eğitilmemiş, yolsuz, okulsuz, kitapsız bırakılmış büyük
çoğunluk Balkanlar’da, Kafkaslarda, Yemen’de savaşıp can
verirken bu marjinal gruplar yurdun zengin ve sorunsuz
bölgelerinde işlerini yürütüp servetler kazanmış, azınlık
okulları açıp, yurt içi ve yurtdışı kültürel bağlantılar kurmuşlar,
ticaret ve mesleki iş alanlarını ellerinde tutmuşlardır.
Batılı anlamda modern sosyolojiyi Türk toplumunu
incelemekte kullanan Ziya Gökalp ‘Halka Doğru’ adlı
makalesinde bu hususa açıklık getirmiştir. Ona göre Osmanlı
aydını halktan kopuktu çünkü; halkın içinden çıkmıyor, yabancı
okullarda yetişiyordu. Bu sebepten milli bir kimliğe değil,
kozmopolit bir yapıya sahipti. Halk ise ulusal kültürün
kaynağını oluşturuyordu. Halk ile aydın arasındaki bu
kopukluğun giderilmesi ancak aydının halka gitmesi, ondan
milli kültürü alması ve onunla bütünleşmesiyle
gerçekleşebilirdi.
Günümüz Türk toplumunda, tarihsel ve kültürel
kökenlerine bağlı, insanına ve onun değerlerine saygı duyan,
koruyucu ve bekçi konumunda bir aydın sınıfın varlığı söz
konusu mudur?
Batılılaşma sürecinin yabancı soylu aydın sınıfça
başlatılması batı kültür değerlerinin, dünya görüşünün ve
düşüncelerinin yerli unsurlarla karşılaştırılıp, bir yoruma ve
senteze tabi tutulmaksızın doğrudan yöntemlerle toplum
yapımıza aktarmak ne derece uygundur?
Topluma egemen olan gerçekten kozmopolit bir güçse
ve günümüze değin saygınlıklarını koruyorlarsa, o taktirde
sosyo-politik alandan tutunuzda kültürel değişme,
modernleşme, ekonomi ve sanayileşme gibi köklü
sektörlerdeki değişimlerde sorumlulukları düşünülebilir mi?
Sağlıklı olmayan kültürel değişme süreçlerinin
oluşturduğu tortuların neden olduğu önemli gerginliklere tanık
olmaktayız. Özellikle zihinsel yaratıcılık yerini doğrudan alıntı
türü oluşumlara terk ettiğinde, yerli kimliği, tarihsel rolünü artık
oynayamaz duruma gelmiş demektir. Bu gibi durumlarda ve
ortamda batıya ait kültür normlarıyla yerli kültür unsurları
arasında derin çatışmalar ortaya çıkabilmektedir. Ancak
gümrük bekçisi konumunda olması gereken entelektüel
tabakanın tarihsel kökenlerinde kaynaklanan kozmopolit
kimliği nedeniyle, bu toplumsal rol, gereği gibi yerine getirilemez.
Böyle bir durum kültürel yaşamda, ithal malı
değerlerin istilasına yol açabilir.

GİRİŞ

Gai Eaton’un isabetle ileri sürdüğü üzere hiçbir toplum “Batı
Uygarlığı’nın iyi tarafını alacak kötü tarafını bırakacaktır”’
tarzında tamamen yanlış olan bir tür yaklaşıma
yönelmemelidir, çünkü; Batı Uygarlığı organik bir bütündür,
hiçbir parçasının diğerlerinden bağımsız olduğu iddia
edilemez. Her şey birbiriyle iç içe dokunmuş bütüncül bir
yapıyı ortaya koyar. Bunlardan birini alıp diğerini bırakmak ise;
sistemi tümden bozar.

ANA VE YAN VARSAYIMLAR

Aydın sınıfın tarihsel rolü ve konumunu kısaca
belirttikten sonra varsayıma geçebiliriz. Varsayım; konu
belirlendikten sonra amacın ve sonucun ortaya konmasıdır.
Bunun içinde ana varsayım ve onu destekleyen yan
varsayımlarla konuyu irdeleyeceğiz.
Bu makalenin ana varsayımı; yönetimi elinde
bulunduran ve yerlilik kimliği bulunmayan bir yaratıcı azınlık
sınıfın halkıyla bütünleşmemiş olmasıdır.

1. Yan varsayımımız; toplumun önünde, toplumun
yönlendiricisi konumunda bulunan bu yabancı soylu
kozmopolit tabakanın, geleceğe dönük tüm kültürel
değişme ve modernleşme sürecini halkın ihtiyaçlarına
göre değil de kendi aktif sistemlerine uygun olarak
yönlendirmiş olmalarıdır.
2. Yan varsayım; Türk toplum sisteminde, bir yandan
halkıyla bütünleşmeyen, kendi halkından sürekli izole
olmuş bir yönetici azınlık, öte yandan aydınla ters
düşmüş büyük bir çoğunluk olmak üzere ikili bir yapı
oluşmasına sebebiyet verilmiştir..
3. Yan varsayım; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süre
içerisinde Enderun’dan yetişmiş bulunan kadro yönetimi
elinde tutmuş, topluma damgasını vurmuştur. (1789-
1922) Osmanlı Devleti Bürokratik Reformu’nu inceleyen
Findley göstermiştir ki; yönetici sınıf, siyasal gücü,
zenginliği ve yüksek mevkileri elinde tutması nedeniyle
tüm toplumun etkilenmesinde rol oynayan kilit
tabakadır. Bu nedenle Cumhuriyetin ilk döneminde
yetişen kuşaklar büyük oranda Enderun aydınları’nın
bakış açısı, zihniyeti, kültür ve değerler sistemiyle
biçimlenmişlerdir.
4. Yan varsayım; bazı etnik grupların devşirme ve dönme
kimliği altında ülkemiz toplumuna kabul edilip,
bütünleşme rızasını göstermelerine rağmen etnik
kimliklerini yüzyıllarca örtülü olarak yaşamaları, ayrılık
tohumları ekmek suretiyle gruplaştıkları, dış güçlerle
menfi biçimde ilişkiler kurup, onların güdümünde
hareket eder hale gelmeleridir. Buradaki amacımız esas
olan bu grubun soy ve etnisite yapısından ziyade,
zihniyet açısından bir tespit yapmaktır.
Bir toplumu yöneten tabaka İbni Haldun’un deyişiyle
yerlilik özelliğine sahip olmalıdır. Yönetici sınıfın, halkını temsil
etmesi, toplumu yönetmesi ve yön vermesi sebebiyle
dayanışma gücü ‘’asabiyesi’’ yüksek olan bir tabaka olması
gerekir.

DIŞA BAĞIMLI AYDIN TİPOLOJİSİ

Toplumdaki seçkin tabakanın ulusal değerlerden uzak,
kozmopolit azınlık bakış açısıyla yoğrulmuş olması Toynbee’in
deyişiyle batıya sonuna kadar açık, herodian (taklitçi) yaratıcı
olmayan ve toplumdan çok onu ithal eden yabancı azınlığa
faydası olan bir zihniyetin hakimiyetini sağlamıştır. Bu zihniyet,
toplumu, taklit ettikleri toplumun işçi sınıfı haline getirmekten
başka bir işe yaramaz.Toynbee’in deyişiyle eski değerlerin
dirilmesi zealotizm ve aşırı taklitçi ve yeniliğe sonuna kadar
açık zihniyetin (herodian) karşısında, muhafazakar gelenekli
kültür tarihimizde ortaya çıkan ikili yapılaşma (herodian-zealot
dualizmi) toplumumuzun isabetli bir yorumudur.
Türk toplumunun 1730’lardan itibaren batılılaşma
sürecine itilmesinde rol oynayan Herodian aydın tipi
Cumhuriyet Dönemi’nde de mevcut rolüne devam etmiş,
modernleşme süreci hız kazandıkça Zealotizm yeraltına
inmiştir. Yaratıcı azınlığın yerlilik kimliği kazanamamış olması
Türk kalkınma modelinin sosyal ikilemini oluşturur.
Halktan kopuk kültürel değerlere tamamen yabancı
olan bu aydın tabaka, yenileşme modeli oluşturacakları yerde
tamamen zıt istikamette batılı kültürel değerlerle uyuma
gitmiştir. Aynı tarihsel süreçte Kokugava ve Meji dönemlerinin
Japonya’sı, Samuray Sınıfı’nın öncülüğünde çok sayıda batılı
aydını ülkelerine davet ederek milli aydınını yetiştirmiş,
modernleşme sürecini hızlandırmıştır. Eğer basit bir mukayese
yaparsak gelinen nokta itibariyle durum apaçık ortadadır.

YÖNETİMİN YABANCILAŞMASI

Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletleriyle
ortaya çıkan halk-elit tabaka ikiliği (Yunus Emre Türkçe,
Mevlana Mesnevi Farşça) toplumda ikili dil anlayışının
oluşmasına sebep olmuştur. Halk-aydın ikiliğinin köklerini
buradan itibaren incelememiz gerektiği kanısındayız.
Osmanlı’da ise Türkçe özelliğini koruyor ancak üst
tabaka sosyal hayatında Türkçe, Arapça, Farsça karışımı bir
dil olan Osmanlıca’yı kullanıyordu.
Toplumun ikili dilli yapısı ve yönetimi devşirmelere
tahsis ederken, kendi halkını ise toprağa bağlı köylü durumuna
getirmesi, Türk toplum yapısında derin bir yozlaşmaya sebep
olmuştur.
Esir alınan 9-17 yaş arasındaki gayrimüslim çocukların
eğitim kurumlarında (Enderun) yetiştirilmek suretiyle askeri
sınıf ve yönetim kadroları devşirme unsurlara terk ediliyordu.
Bu durum ise İbn-i Haldun’un (Kavim Asabiyesi) teziyle
‘toplumu birbirine bağlayan güç kaynağının zayıflamasıyla
toplumların çöküş süreci başlamış oluyordu’. Güçlü kavim
asabiyesine sahip toplumlara örnek vermek gerekirse İran ve
Arap toplumları buna iyi bir örnek teşkil ederler.

HALK – AYDIN KÜLTÜREL ZITLAŞMASI

Osmanlı’da yönetim sistemi, özellikle 1350-1600 yılları
arasını kapsayan klasik dönem tamamen devşirme modeliyle
oluşturulmuştur. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki yönetenler
arasında toplumsal hareketlilik sonucu yetenekli kişilerin
tepelere doğru tırmanmaları inkar edilemez bir gerçektir.
Yönetilenleri incelemek gerekirse çiftçi, köylü, meslek
erbabı (reaya) eğer bir üst seviyeye yükselmek istiyorsa
sadece Müslümanlara açık olan kadılık veya müderrislik
eğitimi alması gerekirdi. Stanford Shaw’a göre “Yalnızca kırsal
kesimde yaşayıp tarımsal üretim yapan halk reaya değil
kasaba ve şehirlerde oturup ticaret ve zanaatkarlıkla uğraşan
göçebeler de reaya sınıfına dahildi.’’ Kanunnamelerde de
belirtildiği üzere reaya yönetici sınıftan farklı kurallara tabi, ayrı
bir zümreyi temsil ediyordu. Reayanın kıyafetleri yönetici
sınıftan farklı olduğu gibi, ata binmeleri ve kılıç kuşanmaları
yasaklanmıştır.
Bu tespitler kesinlikle tarihi yargılamak değil tarihsel
gerçekler ışığı altında günümüzü anlamak ve geleceğe emin
adımlar atabilme düşüncesine bir hizmettir.
Toynbee bu sürecin 1669’dan itibaren
gayrimüslimlere, Müslüman olmadan da bir takım yeni
görevler verilmek suretiyle farklı bir boyuta girdiğini de ifade
etmektedir. Babıali tercümanlığı artık devşirme sistemi
uygulanmadan gayrimüslim tebaanın yönetime etki etmesini
sağlıyordu. Bazı aydınlarımız bundan hareketle bu gün
yaşanan başarısızlıkların nedeni olarak geçmişten
kaynaklanan merkezi yönetim modelinin halen kimliğini
korumasını ifade etmektedirler. Nitekim buradan istikametle
Metin Heper, 1945 sonrası Türkiye’de demokratik girişimlerin
merkezi-devlet seçkinlerinin güçlerinden kaynaklandığı
görüşündedir.’

AYDIN SINIFININ KOZMOPOLİTLEŞMESİ

Türk sosyolojisinde, geçmişte ve halen yürütülen
çalışmalarda, tabakalaşma ve sınıf olgusuna batı normları
biçiminde bir içerik kazandırılamamış olması düşündürücüdür.
Sınıf ve tabakalaşma batı sosyolojisi açısından mesleki
farklılaşma, iş bölümünün yoğunluk kazanması, toplumsal
hareketliliğin ön plana geçerek bireyler arası ilişkiler sistemini
etkilemesi anlamını taşır.
Böyle bir dinamik yapıda insanların gelir, statü,
meslek, eğitim düzeyleri, tüketim biçimleri, değer ve inanç
sistemleri göz önüne alınmadan hiçbir ekonomik, sosyal ve
siyasal soruna çözüm bulmak ve akılcı bilimsel yaklaşmak
mümkün değildir, çünkü aynı gelir düzeyi ve konumu (statü)
paylaşan insanların birlikteliği kendine özgü bir dünya görüşü
ve inanç sistemi üretir. Bu tür bir kültürel farklılaşma, toplumda
varolan üst, orta, alt tabakaları durumuna göre biçimlendirir.
Gökalp’e göre, “Halk tarihsel geleneği temsil eden,
Türk soylu, milli kültür ve değerler sisteminin taşıyıcısı, aydın
ise modern mekteplerde yetişmiş yabancı soylu kozmopolit bir
tabakadır. Bu yapıda egemen kültür halk dışlanıyor, yönetim
ise tamamen yabancı soyluların eline geçmiş oluyordu.”
Uriel Heyd’in de belirttiği üzere,
“Toplumun egemen unsurunu teşkil eden Müslüman halk çiftçi,
devlet memuru ve asker kalmıştı. Yoksul Türklere Osmanlı
Devleti’nden kanlı bir kılıç ve eski tip bir sabandan başka bir
şey bırakılmamasına karşılık hükümete hiçbir şekilde
savaşlara katılmayan gayrimüslimlerden Avrupa eğitimi
görmüş güçlü bir burjuvazi hakim olmuştur.”
Gökalp üzerine bir doktora çalışması yürüten ve İbranice
yazılarak Kudüs Üniversitesi’nce kabul edilen tezinde Uriel
Heyd önemli bir noktaya değiniyordu:
’’Osmanlı toplum yapısında yüzyıllarca yerlilik kimliğini taşıyan
Türk burjuvazisinin tamamen yabancı soyluların eline geçtiği
gerçeğiydi. Halbuki milletleşme veya ulus-devlet oluşturmak
için yerlilik kimliği güçlü, aydınlatmacı bir sınıfa ihtiyaç
vardı.’’
Yine Uriel Heyd ‘’Türkler son bir kuşak içinde ortaya
çıkan toplumsal ve ekonomik gelişmelerin sonucu güçlerinde
devamlı bir surette azalmanın olduğunu görememişler,
özellikle de ticaret, sanayi ve serbest meslekler gibi önemli
iktisadi faaliyetlerin yavaş yavaş Hristiyan ve Yahudilerin eline
geçmesinin zararlı sonuçlarını yeterince değerlendirememişlerdir’’
diyerek önemli bir gerçeği ortaya koymuştur.
Heyt’e göre Türklerin gayrimüslim vatandaşlardan
iktisaden geri kalmalarının en önemli iki nedeni; ticaret ve
sanayiyi değersiz ve egemen sınıfa yakışmaz bir uğraş sayan
Osmanlı geleneği ve Hristiyan ve Yahudi toplulukların Avrupa
ile çok sıkı ilişki kurmalarıdır.
Yönetici elit kadronun yabancı kökenli oluşları, aşağı
sınıfın ticari faaliyette ve mesleki örgütlenmeyle
yükselemeyişleri, yerli kimliğini taşıyan bir burjuvazi sınıfının
doğuşunu engellemiştir. Oysa ki batıda milletleşme süreci
ancak burjuvazinin doğuşu ile orantılı olarak
gerçekleşebilmiştir. Taner Timur’un yerinde tespitiyle ‘’Osmanlı
İmparatorluğu’nda burjuvazi olacak sınıf Hristiyan olduğu için,
bütünleyici bir egemen sınıf rolü oynayamamışlardır. Tam
134 Heyd U. Türk Ulusçuluğunun Temelleri syf 87
tersine bunlar batının etkisi altında milliyetçi kimlikler peşinde
koşarak bölücü roller oynamışladır.’’
İlber Ortaylı bir yazısında 15. yüzyıldan itibaren
sadece devşirme kökenlilere açık bulunan Enderun
Mekteplerinin yüzyıllarca kendine özgü bir yönetici sınıf
yetiştirerek Osmanlı burjuvazisinin temellerini attığını ileri
sürüyordu.
Ortaylı ‘’Belirli yaşlarda (9-17) saraya ve özel eğitime
tabi tutulan devşirme çocuklarının tamamen soylarından
koparılamayacağı, böyle bir inanışın yanlış olduğunu,
devşirme demenin Afrikalı Kunta Kinte demek olmadığını yani
Afrika’dan alındı, bir daha orayı ne hatırlıyor ne dönebilir’’
denilemeyeceğini belirtmiştir.
Örnek verecek olursak; devşirme kökenli Enderun’dan
yetişme Sokullu Mehmet Paşa vezir olduktan sonra kardeşini
‘’Peç Patriği’’ (bu Sırp Patrikhanesi 1459’ da Fatih Sultan
Mehmet tarafından kapatılıp kiliseleri ve cemaatini Ohri’deki
Bulgar Kilisesi’ne bağlanmıştı) yaptırmıştır. Bu görüşü
destekleyen birçok örnek tarihi kaynaklarda mevcuttur.
Kemal Karpat’a göre ‘’Son 15 yıl içerisinde batıda
Osmanlı ve Cumhuriyet’le ilgili iki yüz elliden fazla doktora
çalışması gerçekleştirilmiştir ’’
Bunlardan birinde Leslie P. Pierce’e göre ‘’Osmanlı ve
daha önceki İslam devletlerinin bir özelliği sadece hükümdara
sadık ve kaderleri onun iyi niyetine bağlı çok iyi eğitilmiş
kölelerin, devlete çıkarları hükümdarınkiyle çatışabilecek
soylulardan daha güvenilir ve etkili şekilde hizmet
edebileceklerine inanılıyordu.’’
Pierce ileri sürdüğü gibi Osmanlı kendi yerli halkına
güvenmeyip yönetimde yabancı soylulara yer vermiştir.
Konuya değişik açıdan bakan Halil İnalcık’a göre
yönetimin devşirme gruplarına bırakılmasını ‘’istimalet’’ olarak
açıklamaktadır. Oysaki istimalet ülkesi fethedilmiş bir
toplumu, hiç değilse yönetime katılma ve diline resmi kimlik
verilmek suretiyle, onur kazandırma anlamını taşımaktadır.
Bu açıdan Halil İnalcık’ın görüşüne katılmak mümkün değildir.
Pierce’nin tespitiyle sistematik tarzda devşirilmenin
muhtemelen 1. Murat döneminde başlayıp bir sınır tanımadığı
hatta stratejik konumu bulunan yerlerin bu devşirme unsurlara
terk edildiğini önemle vurguluyordu.
Osmanlı’da ‘’devşirilme’’ yöntemine paralel olarak
gerçekleştirilen bir diğer yapı Harem-i Hümayun kuruluşudur.
Devşirme kökenli erkek kölelerin devlet yönetiminde etkin
olmaya başladıkları sırada kuvvetle ihtimal aynı nedenlerle dişi
kölelerin ‘‘cariyelerin’’ de hükümdar hanesinde önemli bir
etkinlik gösterdiklerini düşünebiliriz.
Yabancı bir prensesin veya yerli elit bir aileden bir
kadının hanedanlıkla evlilik bağı kurmasının neticesi politik
güç ve ağırlık kazanmaları cariyeler için söz konusu olamazdı.
Sultan ile yasal evlilik kadına statü ve saygı töreni
gerektiriyordu. Sultanın çok sayıda cariye edinip ikinci bir
yasak eş almamasının nedeni ona kraliçe gibi davranılması
gerekeceğindendi.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve Şukrullah gibi önemli
tarihçilerimizin yanında Pierce de ‘’1.Mehmet’ten (1412-1420)
itibaren padişah annelerinin cariye olduğuna dair belgesel
kayıtlarımız vardır’’ diyordu.
Bu tespitlere en tipik örnek Hırvat kökenli Hürrem
Sultan-Boşnak kökenli Sokullu Mehmet Paşa dönemidir.
Bu dönem akraba ve yakınları iş başına getirme, adam
kayırma, rüşvet gibi devlet yönetimini acze uğratacak
gelişmelerin sıkça görüldüğü bir dönem olması açısından
düşündürücüdür.
1553’lere gelinceye kadar Osmanlı Devleti’nin İslam
dünyasında saygınlığı ve önderliği tartışılmazdı. Ne acıdır ki
bu tarihte Hürrem Sultan’ın kışkırtmasıyla Kanuni Sultan
Süleyman’ın oğlu şehzade Mustafa’yı boğdurtması hükümdar
üzerindeki etkisini göstermektedir. Bu hadiseler devletin
itibarını ve saygınlığını yitirmesine sebep olmuştur. Sultan
Süleyman’dan sonra tahta geçen Hürrem Sultan’ın oğlu 2.
Selim tüm yetkilerini Sokullu Mehmet Paşa’ya devretmiştir.
Enderun ve Harem-i Hümayun gibi bu iki güç ve odak
noktası imparatorluğun asabiyesini yok edip kendilerine has
özelliklerinin damgasını imparatorluğa vurmuşlardır.
Bu yapı hepsinin ötesinde Kur-an’ın da öngördüğü
‘’kavmini tanıma ve sevme’’ gibi önemli kimlik özdeşleşmesini
(asabiyetini) silip atmış ve bir toplumu harekete geçiren
lokomotif gücün aydın tabakanın, yabancı soyluların eline
geçmesine yol açmıştır.
Kemal Karpat gibi günümüzün bazı kültür tarihçileri,
Osmanlı’nın örgütlenme biçimi ve çok uluslu
etnik yapısının onun hakimiyetinin uzun ömürlü olmasını
sağladığı kanısındadırlar. Karpat’ın tezi, Halil İnalcık’ın
‘’İstimalet Teorisi’’ ile örtüşmektedir. Bu da bir imparatorluğun
uzun ömürlü olması için milli bir ideolojiye dayanmayan, çok
uluslu, çok etnikli, bir sosyo-ekonomik yapıyı oluşturması ile
mümkündür tezidir.
Ne var ki; Osmanlı’yı uzun süre ayakta tutan bu yapı
1789 sonrası imparatorluklardan ulus devletlere geçiş
sürecinde Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesine sebep
olmuştur.
Toplumsal dengelerin altüst olduğu, erdemlilerin ve
düşünürlerin değil de sıradan insanların yönetimi ele geçirdiği,
çalma ve çırpmanın toplumun her kesiminde görüldüğü,
kültürel dejenerasyonun yoğunlaştığı, kültürel değerlerin
derinden sarsıldığı, yozlaşmanın hat safhaya ulaştığı,
toplumun kokuşmaya yüz tuttuğu bir dönemin tarihselci bir
anlayışla etüt etmemiz uygun olur kanısındayız.
Tarihsel bakış açısı ile olguları ve olayları yorumlayıp
geçmiş ile günümüz arasındaki sürekliliği sağlayıp günümüz
sorunlarına çözüm aramak için daha çok sosyoloji, etnoloji,
antropoloji ve tarih kültürüne yer vermemiz gerekmektedir.
Bizde böyle bir tarih kültür anlayışı oluşturulamamıştır.
Osmanlı ve Cumhuriyet arasında tüm bağlar koparılmış, hiçbir
ilgi yokmuş gibi bir izlenim oluşturulmuştur. Uluslar tarihinde
yönetim biçimleri değişir ama kültür, davranış ve değerler
sistemi sürekliliğini korur.
Biz bu çalışmamızda Osmanlı toplum yapısını
sosyolojik olarak ele alıp günümüzle olan etkileşimi ve
sürekliliğini göz önüne almak suretiyle toplum yapımıza şekil
veren yönetici elitleri ve günümüz toplum sorunlarının
oluşmasına ne ölçüde katkıları olduğunu irdeleyeceğiz. Bu
yabancı soylu elitist grupların kimlik yapısı, rolleri, değer
yargıları ve kültürel anlayışlarının analizi yapılmaya
çalışılacaktır. Eğer günümüzde sivil bürokrasi, sanayi, ticaret,
kitle iletişim araçlarını ellerinde bulunduran bu gelenekli elit
grup milli bir duruş yerine, tarihsel rol ve tutumlarını sürdürüp,
statü-konum devamından yana ise, gerçek milli Türk aydınının
eleştiri hakkını kullanıp, durum tespiti yapması en doğal
hakkıdır.
Bu tür bir tespit ve tahliller ırkçılık ve faşizm olarak
değerlendirilmemeli, son yıllarda gözlenen kültürel yozlaşma
ve dejenerasyona doğru sürüklenen toplum yapımızın yeniden
dikkatli bir gözden geçirilmesi ve yorumlanmasıdır.
Toplumda izleyip gördüğümüz giderek artan banka
hortumlamaları, rüşvet, kapkaç olayları, karapara aklama
olayları, cinayetler, soygunlar, terör olayları gelip geçici, bir
anda oluşmuş olaylar değildir. Bunların nedenleri ve çözüm
yolları ele alınmalıdır.
Toplumun itici gücü durumunda olan aydın sınıf
gelenekli kültürel yapıları, içte ve dışta bazı güçlerle
korelasyonlar kurmaları sanayi ve teknolojik gücü elinde
bulundurmaları, medya ve iletişim odaklarına sahip olmaları
nedeniyle toplumun gidişatından sorumludurlar.
Sözü edilen elitist grupların içinde önemli bir yer tutan
Yahudi, Sabetayist ve Mason gruplarını kısaca incelemenin
faydalı olacağı kanısındayız.
Osmanlı topraklarına (1492-1512) yılları arası İspanya
ve Orta Avrupa’dan 150-300.000 arası Yahudi nüfusu göç
etmiştir. Bu göçlerden önce Osmanlı topraklarında Yahudi
topluluklarının yaşadığı bilinmektedir. O dönemlerde dünyayı
saran anti-semitizm sonucu Osmanlı toprakları Yahudiler için
sığınılacak güvenilir bir durum arz ediyordu. Göç eden
Yahudiler ticaret mesleki kuruluşlar sanayi alanında hızla artan
bir oranda yer almaya başladılar. Yahudiler özellikle 1453’ ten
sonra kahyalık, subaşılık, vergi tahsildarlığı, diplomatik elçilik
görevlerine yerleştirilmişlerdir. 16. yüzyılda Osmanlı sarayında
nüfuz sahibi oldukları bazı tarihçiler tarafından yazılmıştır.
Nitekim Yasef Nasi, Donna Garcia Mennes, Esther Kyra ve
Kanuni’nin doktoru Moses Hamon’un Osmanlı siyesetini
yönlendirebilecek kadar nüfuz sahibi olduklarını hatta Yasef
Nasi’nin (1520-1579), Sabetay Sevi ve Thedore Herzl’den
önce, deyim yerindeyse, kültürel siyonizmin ön hazırlığını
yapan siyasi nüfuzu olan bir kişi olarak değerlendirilir.
Avrupa’da zulüm gören Yahudiler’le yakından ilgilenip
Osmanlı İmparatorluğu’na göçlerini sağlaması, Filistin ve bazı
belirli bölgelerde toplaması, Galata’da Yahudi kütüphanesi
kurması ve yedi köyü kendi imtiyazlı bölgesi haline getiren bir
fermanı Kanuni’den alması bu tezi kanıtlar niteliktedir. Hatta
İsmail Hakkı Danişment’e göre ‘’Kanuni Sultan Süleyman’ın
30.000 duka altını Kütahya’daki oğlu Şehzade Selim’e kimse
duymasın diye Yahudi Nasi ile göndermiş ve bu olay daha
sonra tahta çıkıp padişah olan Sultan 2. Selim üzerinde nüfuz
sahibi olmasına sebep olmuştur.’’
Nasi’nin zenginliği, entelektüel kişiliği, girişkenliği,
Avrupa diplomasisine hakim bilgisi ve 2. Selim’in Yahudi
devşirmesi eşi Nurbanu’nun sayesinde Osmanlı sarayında
büyük nüfuz sahibi olmuştur. Bu süreçte Yahudi cemaatinin
dinamik yapıda olan hedefli mesleki tabakalaşmaları, stratejik
yerleri ele geçirmeleri, saraya nüfuz etmeleri, bir takım güçlü
odak noktalarıyla koalisyonları, Filistin topraklarına kadar
uzanan işbirlikçi örgütlenmeleri izlenmeye değerdir.
Yahudilerin ortama göre hareket edip çağın gereklerine uyup
ayakta kalmayı becermeleri ve sistemin parçası olmaya çaba
göstermeleri, devamlılıklarını ve başarılı olmalarını sağlıyordu.
Osmanlı’nın hakimiyetindeki Yahudilerin, menfaatlerine
yarayacak sayısız kayırma, imtiyaz, el üstünde tutma
eğilimlerine rağmen her şeyin bittiği sanılan bir dönemde dış
güçlerin safında yer alıp Hanedan-ı Osmaniye’ye tavır almaları
ibretle izlenilmesi gereken bir husustur.
1500'lü yıllardan beri ülkenin iktisadi-ticari ve yönetim
alanları birinci derecede Yahudi cemaatinin eline geçmiştir.
Hatta İstiklal Savaşı sonucu ülkeyi terk eden Rum, Ermeni
tüccar sınıfının yerlerini Yahudi tüccarlar doldurmuştur. 1929
dünya ekonomik krizinin hemen ardından zaten az sayıda olan
Türk kökenli tüccarlar da iflas etmişlerdir. Yahudiler ise dış
bağlantılarından ötürü tıpkı günümüzde olduğu gibi devamlı
yükselen bir tabaka olmuşlardır. Öyle ki o dönem İstanbul
Ticaret ve Sanayi Odası gayrimüslimlerin elindeydi. 1922
yılında İstanbul’da 4.267 müessesenin varlığı tespit edilmiş,
bunun sadece 1.202’sinin yani; %28’inin Müslüman Türk
olduğu tespit edilmiştir.
Yine Ahmet Hamdi Başar (1897-1971) bu dönemde
Müslüman Türk tüccarlarının bir sözcüsü olarak Türk Ticaret
Birliği’nin kuruluşuna önayak olup 1923 İzmir İktisat
Kongresi’ne katılarak milli tüccar ve milli ekonomi modelini
savunmuştur.
Nitekim1 Donald Averen Webster’in 1936 yılında
yapılan bir araştırması sonucuna göre; ‘’İzmir Yüksek Ticaret
Okulu’na kayıt yaptıran öğrencilerin %67’den fazlası Yahudi
kökenliydi.’’ diyordu.
Batı kaynaklarına göre 20. yüzyıl başlarında Yahudiler
Osmanlı kültüründe siyasi ve iktisadi rollerini arttırmışlardır.
Eva Groepler konuyla ilgili yaptığı bir araştırmasında,
’’Dönemin İngiliz Büyükelçisi Gerald Lowher’in katkısıyla
1908’deki Jön Türk devriminde Yahudiler’e belirleyici bir rol
yüklenmekte ve bundan Jön Türklerin etkinliklerinin Selanik’te
yoğunlaşmış olmasıyla gerçekleştirilmekteydi’’ tespitini
yapmaktaydı.
Yahudilerde din değiştirme ‘’dönmelik’’, yaşadıkları
yörelerin baskısı, zorlamaları karşısında vaziyet alma ve
kimliğini koruma stratejisidir. O dönem Avrupa’sında işkence,
zulüm, anti-semitizm karşısında yoğun bir baskı altında
engizisyon yöntemleri Yahudi cemaatini bunaltmıştı. Bu
ortamda avuntuyla maneviyat arayan Yahudiler tasavvufa
(kabala) sığınarak bu ümitsiz durumdan onları kurtaracak
mesihi bekliyorlardı. O günlerin etkisiyle yoğun bir din eğitimi
alan Sabetay Sevi (1626-1676 İzmir’e Mora’dan göç edip
gelen Haham Mordehay Sevi’nin üç oğlundan en küçüğü)
Tevrat’ı, Tora’yı, Talmut’u ezbere okuyabiliyor, Kabala’yı
inceliyor, özellikle Zohar (Tevrat’ın Aramice mistik yorumu) ile
ilgileniyordu. Zohar’a göre 1648’de beklenen mesihin geleceği
müjdeleniyordu. Bu tarihte Mesihliğini ilan etti. Kısa sürede
Osmanlı toprakları içerisinde bulunan Yahudilerin desteğini
alıp giderek güçlendi. 1666 tarihinde İstanbul’a getirilip
zindana atılınca Mesihliğini inkar edip idam cezasından
kurtulmak için Kelime-i Şahadet getirip Müslüman olup,
Mehmet Efendi adını aldı. Daha sonraki hayatında ölümüne
kadar kah bir Müslüman kah bir Musevi gibi davranarak
yaşamını sürdürmüştür. Sabetay Sevi’nin ölümünden sonra
onun yolunda gidenler arasında yorum farkından dolayı
bölünme olup cemaat Yakubiler, Karakaşiler, Kapancılar
olmak üzere üç ayrı gruba ayrılmıştır. Yakubiler, muhafazakar
Türk adet ve ibadet sistemine uyan ve ayin dili olarak İbranice
ve İspanyolca’yı kullanan ve çocuklarını yetiştirmek üzere
Selimiye Mektebini açan bir gruptur. Karakaşiler ise bunu
reddederek Sabetay Sevi’nin yolunu izleyip, dışarıya kız
vermemek, kadınları boşamamak, çocuklarına 13 yaşına
gelince cemaat sırlarını açmak gibi ilkelere bağlı, eğitime
önem veren Selanik’te ilk kez Fevziye Mektebini açan
Sabetayist bir gruptur. İçlerinde iş adamları, sanayiciler zengin
tüccarlar, doktorlar, avukatlar, bürokrat, öğretmen ve öğretim
üyeleri vardır. Bir diğer grup olan Kapancılar, Sabetay
Sevi’den gelen inanç ve ayinleri olduğu gibi muhafaza etmeleri
sebebiyle Karakaşiler tarafından eskimiş softa olarak
adlandırılmışlardır. Kendi aralarında cemaatleşme, yabancı
kadınlarla evlenmeme, ticarete ve batılılaşmaya önem
vermeleriyle tanınırlar. Selanik’te Şemsi Efendi ve Terakki
Mektepleri, İstanbul’da Fevziye Liseleri, Terakki Lisesi
Kapancılara aittir.
Sözünü ettiğimiz Sabetayist gruplar sanayici, iş adamı,
akademik, ekonomik, medya, siyasal örgütlenme modelleriyle
günümüzde Türk toplum yapısında tarihsel kimliğini korumak
suretiyle sosyolojik olarak egemen sınıf niteliğini
sürdürmektedir. Türk aydın sınıfının yapısını şu anda bu
tarihsel kökenli yabancı soylulardan oluştuğunu ileri sürmek
yerinde bir tespit olsa gerektir.
Geçmişten günümüze değin Osmanlı ve Cumhuriyet
dönemlerinde Hristiyan (Ermeni, Rum, Slav, Hırvat) ve Yahudi
cemaatleri azınlık olarak nitelendirilirken Sabetayistler
antropolojik olarak standart kültürün ürk toplum yapısı içinde
bir unsuru olarak kabul edilmişlerdir
Osmanlı’dan günümüze değin Osmanlı ve Cumhuriyet
döneminde her iki gruba mensup cemaatler arasında ülke
kalkınmasında, ilerlemesinde ve hizmetlerinde samimi olan
insanlarımızı hürmet ve saygıyla anıyoruz. Bilimin, sanatın ve
ticaretin gelişmesindeki payları inkar edilemez bir gerçektir.
Modern sosyoloji açısından toplumun motor gücünü
oluşturan aydın sınıfın yapısı incelenirken yönetici kimlikleri,
tarihsel sorumluluk taşımaları gibi evrensel rolleri
incelenmelidir.
Eğer bir toplum kendine yön verecek, motive edici
unsuru olan milli aydınından yoksun kalırsa çöküş
kaçınılmazdır. Böylesi bir kültürel çöküşte veya ulusal yıkılışta
toplum tamamen ortadan kalkmıyor, varlığını sürdürüyor.
Ancak inanç ve değerler sistemi tamamen yozlaşıp aslından
kopuyor.
Son yıllarda toplum yapımızda sıkça görülen rüşvet,
kayırma, mafyavari örgütlenme biçimleri, sosyal çılgınlık,
yönetici sınıftaki dejenerasyon, halkın kılık ve kıyafetine, sakal
ve bıyığına, inanç değerlerine kadar karışılması, ırz, namus,
bekaret gibi kavramlarının tartışılır olması bu milli olmayan
yabancı soylu egemen sınıfın dayatmacı zihniyetini göstermesi
bakımından anlamlı olsa gerek.
Türk aydın sınıfını incelerken bir diğer ele alınması
gereken grup da Masonlar ve Mason Locaları’dır.
Osmanlı’da gözlemlenen ilk Mason Teşkilatı,
Selanik’te kurulmuştur. O dönemde Selanik’te yoğun miktarda
Yahudi nüfusun yaşadığı bilinmektedir.
Paul Dumont çalışmasında ‘’Masonluğun, Osmanlı
İmparatorluğu’nda azınlıkların özellikle de Yahudilerin elinde
bir araç olduğunu’’ ileri sürüyordu.
Bu hususta günümüz Sabetayistler’inden Rıfat Bali
şöyle dile getirmiştir:
‘’Yahudiler ve Sabetayistler arasında masonluğun yaygın
olduğu doğrudur ama bu durumun kendi kurgusu içinde bir
takım anlaşılabilir, mantıksal nedenleri vardır. Masonluk
düşünce olarak bir yerde evrensel bir felsefeyi, eşitliği,
kardeşliği savunuyor ve yaymaya çalışıyor, ama dini arka
plana atıyor. O zaman zaten dinden uzaklaşmış olan
Sabetaycılara masonluk çekici gelmektedir. Tarih boyunca
ayrımcılığa uğramış bulunan Yahudiler de kardeşlik, eşitlik
ilkeleri çerçevesinden dolayı masonluğa sempati ile
yaklaşmışlardır.’’
Yine Dumont’un belirttiği üzere ‘’Masonluk evrensel bir
amentü hesabına ulusal değerleri ve kimlikleri yok etmeye
çalışan beynelmilel bir örgüttür.’’
2. Abdülhamit’in Siyonizm geçit vermez tutumu
Selanik’in o zaman 140.000 olan nüfusunun 80.000’i Yahudi,
20.000 i Sabetayist olan kısmı Abdülhamit’e düşman kesilip
İtalyan mason localarına yazılmışlar ve kısa zamanda
Makedonya’daki tüm mason localarını ele geçirmişlerdir.
Bu dönemde siyasi yaşamda çok önemli roller
oynayıp, Sultan 2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinde aktif
olarak yer almışlardır.
Osmanlı’da laiklik anlayışının din karşıtı bir eğilim
taşımasında Fransız Pozitivistlerinin masonluk felsefesinin
önemli etkisinin olduğu bilinmektedir. Aydın sınıfın zorlama,
dönme ve devşirme kimliğinden ötürü İslam’a olan tepkisi yeni
toplumsal fırsatlar neticesinde din karşıtı vaziyet almalarına
yardımcı olmuştur.
1929-1945 yılları arasında milletvekilliği yapmış olan
İbrahim Arvas’ın (1893-1965) 1964 yılında Masonluk ve
Masonlar hakkında yayımlanan yazısında ‘’Mason Localarının
bizzat Atatürk’ün emriyle, 10 Ekim 1935 yılında milli ve ulusal
menfaatler üzerine çalışmayıp, kökleri ve başları dışarıda olan
bir örgüt olmaları sebebiyle kapatıldığı‘’ hususunu açıkça dile
getiriyordu.
20. Yüzyıl Türk’e olmak ya da olmamak gibi bir ikili
tercih arasında karar alma sürecini diretiyordu.
Batıda Fransız İhtilali’yle başlamış olan milliyetçilik
akımıyla oluşan bu girdaptan ancak bir millet kimliğiyle
çıkmanın mümkün olduğunu Mustafa Kemal çok iyi biliyor ve
1923 yılında yapmış olduğu bir konuşmasında ‘’Bizim
milletimiz milliyetini ihmal edişinin çok acı cezalarını çekmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli toplumlar, hep milli
inançlarına sarılarak, milliyetçilik ideallerinin kuvvetleriyle
kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve
onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinde
kovulunca anladık’’, şeklinde dile getiriyordu.
Bu istikamette bizzat Atatürk’ün emriyle milletleşmenin
özünü teşkil eden ortak dil, ortak kültür ve ortak bir duyguda
birliktelik sağlamak amacıyla Türk Dil ve Tarih Kurumları ile
Türk Tarih ve Coğrafya Fakültesi kuruluyordu. Bu çalışmalar
yeni kurulan devletin dayandığı ulus-devlet tezinin özünü teşkil
ediyordu.
Atatürk’ün zamansız ölümü yerini alan kadroların
dünya politikalarında onun gibi belirleyici olamaması, hatta
yabancı soylu devşirme gruplarıyla ortak hareket etmesi, yeni
bir milli aydın sınıfın gelişmesine engel olmuştur. Bu dönme ve
devşirme grupları bu dönemden sonra da istisnasız tüm odak
noktalarını ellerinde bulundurmaları, imtiyazlı olmaları, iş ve
ticaret sistemine hakim olmaları, kendine özgü kültür ve inanç
sistemleriyle halktan kopuk seçkin bir zümre olarak varlıklarını
sürdürmüşlerdir.
Türk aydınının millileşememesi, kendi çıkarlarını
toplum çıkarlarından üstün görmesi, rüzgara göre hareket
etmesi, tarihsel yabancı soylular ile iş birliği yapıp üzerine
düşen sorumlulukları alamayışı, bilgi ve iradeye sahip
olamamaları sebebiyle yerlerini soy ve kan bağlarını koruyan,
dayanışmacı yabancı soylulara bırakmak zorunda kalmışlardır.
Aydın sınıfın kozmopolitleşmesinin, ulusal değerlerden
uzaklaşmasının, tarihsel gruplarla gününü gün etmesinin
bugün ülkenin içinde bulunduğu ortamı gözlemlemek
açısından önemli olduğu kanısındayız.
Aristoteles bir eserinde ‘’Atina Sitesi (devleti) kaleleri
ayaktayken ahlakı harabe olmuştur.’’ diyordu. Bu o günkü
Atina’nın içine sürüklendiği yozlaşma ve dejenerasyonun
tespiti açısından önemlidir. Günümüz Türk toplum yapısına bu
tespit ışığında bakarsak; içinde olduğumuz durumu daha iyi
etüt edebileceğimiz şüphesizdir.
Günümüz tarih felsefecileri yaptıkları çalışmalarda
toplumların doğuşu, ilerleyişi, yükselişi ve nihayet çöküşleri
konusunda ilgi çekici tespitler ortaya koymuşlardır.
Toynbe’ye göre bu sürecin baş aktörü yaratıcı
azınlıktır: ’’Uygarlıklardaki çöküşün; yaratıcı gücün kesilmesi,
buna bağlı olarak çoğunluğun taklit gücünün durması ve
nihayet toplumun bütünüyle birliğinin kaybolmasıdır’’.
Herhangi bir toplumun yaratıcı azınlığı soysuzlaşarak
artık yetenekli olmadığı bir konumu zorla elinde tutmaya
kalkarsa, egemen bir azınlık durumuna düşer. Bu da içerde
yaşayan çoğunluk halk ve dıştaki güçlerin tepkisini getirir.
Osmanlı bu tarihsel süreç, tespit ve teşhisler
istikametinde ömrünü tamamlayıp tarih sahnesinden
silinmiştir.
Henry Ford’un tarihi anlamaya ilişkin bir sözü vardır
‘’Ne kadar geriye bakarsanız o kadar ileriyi görürsünüz’’.
Cumhuriyet Döneminde ve şu an günümüzde halkaydın
ikili toplum yapısının devam etmesi, bu halkı sevmeyen,
değerlerine saygı duymayan, kilit noktalarını elinde
bulunduran, medya ve iletişim organlarına sahip olan ve
bürokrasiye hakim olan grupları dikkatle gözlemlemekteyiz.
Şu an ülkemiz çok önemli bir tarihsel süreçten
geçmektedir. Bu şartlar içerisinde içimizde bulunan egemen
azınlık bir Truva Atı vazifesini görüp savunma mekanizmamızı
olanca gücüyle yıpratmaktadır. Ellerinde bulundurdukları
medya iletişim araçları ve eğitim yoluyla her gün ülke
menfaatlerinin aleyhinde yayınlar yapmaktadırlar.

Doç. Dr. Birol Ertan “Ermeni Sorunu ve Aydınların
Sorumluluğu”. isimli bir yazısında ’Türkiye, toplumunun
düşünce ve inanç sistemi ile aydınları arasında çok ciddi ibir
bunalımla karşı karşıyadır. Türk aydını, devletin karşısında
olmayı, devlete ait olanı eleştirmeyi, devletin yanında saf
tutmayı, aydın olmak için gerekli bir varlık nedeni olarak
görmeye başlamıştır. Bu durumun kaynağı ne olursa olsun,
sağlıklı sonuçlar üretmesi söz konusu bile olamaz. Oysa,
güçlü bir Türkiye’ye bağımsız düşünen ve yaşayan eğitimli bir
Türk toplumu olmadan Türk aydınının güçlenmesi ve bağımsız
konumunu sürdürmesi söz konusu olamaz.
Bir ülkede bağımsız bir aydın olmak, ancak o ülkenin
aydını olmak ile gerçekleşebilir. Ülkenin ulusal çıkarları,
bağımsızlık ve egemenliği, o ülkenin aydınının gücünü yaratan
ve onu yeniden üreten bir pratiktir. Bu doğrultu da aydın olmak
için aşağıdaki nitelikler ’’olmazsa olmaz’’ ilkelerdir.

1- Başka ülkeler, dış destekli çıkar grupları ve mafya benzeri
illegal örgütler tarafından yönlendirilmemek.
2- Ulusal çıkar düşüncesinden yoksun olmamak.
3- Başka ülkelerin ve yabancı istihbarat örgütlerinin desteğine
bağımlı hale gelmemek.
4- Ülkenin temel ve güncel sorunları yerine, kendisine
dışardan ısmarlanan gündemler ile meşgul olmamak.
5- Halkı küçümsememek ve aşağılamamak.
6- Soyut teorilerden oluşan sonuçsuz tartışmalar içinde
boğulmamak.
7- Politika ve politikacıyı küçümseyerek halkı politikadan
soğutmamak.
8- Yabancı güçler ve istihbarat örgütleri ile çıkar ilişkilerine
girmemek.
9- Devlet, yabancı devletler, gizli örgütler ya da güçlü diğer
örgütlerin yapması gereken işleri, onlar adına üstlenmemek.
10- Kendi kişisel özellikleri olan ırk, etnik, grup, din, dil ve
cinsiyet gibi unsurları öne çıkararak bu özelliklere sahip
gruplar lehinde çalışmalar yapmak.
11- Halkının, toplumun ve insanlığın uzun dönemli çıkarları ve
barış için çalışmalar yapmak.

Aramızda, bu niteliklere daha bir çoğunu ekleyecek
olanlarımız bulunabilir. Ancak yukarıdaki özellikler, bu ülke
aydınının sahip olması gereken temel ilkelerdir. ’’Avrupa
Birliği’ne giriş sürecinde giderek artan Rum Pontus, Fener
Ortodoks Patrikliğine Ekümeniklik statüsünün kazandırılması,
Ermeni meselesi, Kıbrıs meselesi, Kürt meselesi gibi konuların
bu çevrelerce hiç de milli olmayan bir şekilde sık sık gündeme
getirilmesinin bir anlamı olsa gerek.
Modern sosyoloji anlamında Osmanlı ve Cumhuriyet
dönemi üst sınıf ve aydın sınıf hakkında kimlik yapısı, dünya
görüşü, yaşama biçimleri, değerleri, kültürleri hakkında
sistematik bir inceleme ve araştırma yapılmamıştır. Bu şekilde
toplum yapısı ve içeriği araştırılmadıkça toplumda yaşanan
sorunların ve gerginliklerin çözümü konusunda fikir yürütmek
ve çare aramak zorlaşır.
Günümüzde çağdaş sosyoloji, sadece olayların
akışını, neden-sonuç ilişkilerini ve örgütlenme biçimlerini
araştırmakla kalmaz, aynı zamanda toplumun tedavisi,
yozlaşma ve kültürel çözülme gibi sorunların çözülmesi,
sağlıklı bir yapıya kavuşturulması gibi bir iyileştirme yöntemini
uygulamaya aktarmakla yükümlüdür.

DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Tarihselci bir yaklaşım ile irdelemekte olduğumuz
olayların olmuş bitmiş olgular değil, birbirlerine bağlı, süreklilik
teşkil eden ve günümüzü de etkileyen olaylar oldukları
gerçeğini örnek ve ispatlarla göz önüne sermeye çalıştık.
Temel varsayımımız; Osmanlı’nın kendi halkını toprağı işleyen
köylü durumuna getirirken yabancı soyluları askeri, sivil
yönetim kademelerine getirmek suretiyle toplumda ikili bir
yapılaşma oluşturmasıdır.
Bu tarz bir yapılaşma süreç içerisinde yabancı soylu
sınıfı devletin tüm sistemini etkileyen hakim bir sınıf haline
getirmiştir. Bu tespitlerden istikametle Osmanlı neden böyle bir
yönetim biçimi oluşturup halkını üst yönetim kademelerinden
dışlamıştır? Bazı tarihçilerimizin ileri sürdüğü gibi ister
fethedilen ülke halklarının sempatisini kazanmak ve onları
yönetime katmak -istimalet’in bu olmadığı, devletin merkezinin
yabancı soylulara terk edilmesinin istimalet olarak
adlandırılamayacağını belirtmiştik-, isterse karşı unsur gibi
görülen Türkmen soydaşlarının yönetime tehdit olarak
algılanmasının mantıklı bir yanı yoktur.
Yaşanan süreç gösteriyor ki bu yönetim tarzı ulusdevlet
olmayı, milli aydın sınıfının yetişmesini sağlayamamış,
ülke bütünlüğünü dağıtacak etnisiteyi güçlendirmiştir.
Büyük İslam düşünürü ve tarih felsefecisi İbn-i Haldun
Mukaddime adlı eserinde, ’’Toplumu ayakta tutan boy ve soy
ilişkisidir. Bu doğal bir güçtür. Toplumda insanlar arası ilişkiyi
ve dayanışmayı meydana getirir. Soy ve dayanışma bağı
bulunmayan toplumlar ayakta kalamazlar.’’ diyerek önemli bir
tespit yapıyordu.
Soy bağı, insanları, akraba ve yakınlarını, aynı kültürü
paylaşan toplumun fertlerini birbirine bağlayan önemli bir
unsurdur.
Belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan ve aynı
soydan geldiklerini kabul edenler arasında dayanışma aidiyet
duygusunu ortaya çıkar.
İbn-i Haldun’a göre insan varlığı birlikteliği gerektirir,
bu da birbirine yakın olma ve soy bağlılığıyla gerçekleşir.
Asabiyet, birbirine soyca bağlı olanları bir araya getiren,
diğerlerinden ayıran, ötekilerine karşı kendini savunmaya
hazırlayan bir düşünce birliğidir.
İbn-i Haldun insanlar arası ilişki düzenini, birbirlerine
kan veya soy bağı ile bağlı olanların birlikteliği, temel asabiyet;
toplumların gelişme ve farklı gruplarla olan ilişkilerinin düzeni
sonucu oluşan üst asabiyet, olarak iki farklı kategoride ele
almıştır. Osmanlı modeli, temel asabiyet ve üst asabiyeti
birbirlerine karıştırarak toplum yapısını altüst etmiştir. Bu yapı
Cumhuriyet devrinde Atatürk sonrasında milli aydın sınıfı
oluşturma çabalarının akamete uğramasıyla sürekliliğini
korumuştur.
Günümüzde toplumunda üst asabiyet kategorisini
oluşturanlar, olaylara bakış açıları, inanç değerleri, ilişkiler
sistemi, toplumun bunalımlı dönemlerinde vaziyet alışları
örnekleriyle açıklandığı üzere temel asabiyet rolünü
oynamaktan çok uzaklaşmışlardır.
Yüksek tabakanın kokuşması, toplum dayanışmasının
yitirilmesine sebep olur. Üst tabakanın kokuşması, tüm kurum
ve kuruluşların yozlaşmasına ve bozulmasına yol açar.
Düşünce olarak etik değerlerden uzak, merhamet duygusunu
taşımayan ve kaynağı belli olmayan zenginleşme süreci, tüm
sistemi kontrol altına alarak hızla vahşi bir kapitalistleşme
sürecine kapılır. Bu tür bir yapılanma da gittikçe artan bir hızla
çoğunluğu teşkil eden yoksul halkı daha yoksul, zengini daha
zengin hale getirir. Bu da toplumda zengin ve yoksul
kutuplaşması olgusunu meydana getirir. Bu süreçte yoksul
kesim olan halk daha iyi yaşam ve iş bulmak gayesiyle, büyük
şehirlerin varoşlarında gecekondu olgusunu meydana
getirirler. Bu da büyük kentlerin etrafında her türlü
yoksulluğun, olumsuzluğun, fakirliğin yaşandığı suça ve
suçluya zemin teşkil eden altyapıdan yoksun gettolar
oluşmasına neden olur.
Mason, Rotary locaları, sanayi ve iş adamlarınca
oluşturulan sivil toplum kuruluşları, diğer dernek, sendika,
siyasal partiler ve basın yayın organlarının kilit noktalarında
bulunanlar, eğitim-öğretim sistemi ve bürokratik yapıda yer
alanlar ile halkın artık aynı tasa ve kıvancı paylaşması
gerekmektedir. Ülkemiz insanının çoğunluğu işsiz, güçsüz,
yoksulluk sınırında, yetersiz olan beslenme koşulları ile
bağlantılı, sağlıksız ve eğitimden yoksun. Bu oluşan tabloda
sizlerin hiç mi kabahati yok? Kim bu insanlar, nereden çıktılar
dediğiniz ‘’Siyah Türkler’’ , ‘’Esmer vatandaşlar’’ bu insanların
inanç ve değer sistemleriyle uyuşan ekonomik ve sosyal
imkanları götürebilseydiniz, ‘bu insanlar şehirlerimizi
yaşanmaz hale getirdiler’, diyerek hayıflanmazdınız.
Meseleyi bunca irdeledikten sonra sonuç olarak
tespitimiz şudur ki; batı toplumları son iki yüzyıllık ilerlemelerini
milli aydınlarını yetiştirebilmeleri suretiyle sağlamışlardır. Bu
aydınlar kendi ülkelerinin ekonomik, sosyal, siyasal
ilerlemelerinin baş aktörleri olmuşlardır. Şu an Türk aydın
sınıfının kendi inanç ve kültür sistemiyle halk ile bütünleştiği
görüşü savunulamaz.
Yüzyıllarca yönetimden dışlanan eğitim-öğretimden
yoksun bırakılıp, sadece toprakla uğraşan, cephelerde
savaşan, yoksulluktan kıvranan halkın bu yabancılaşma
konusundan kurtulabilmesi ancak kendine dönüş yapmasıyla
mümkün olabilecektir. Buda halkın kendini tanıyıp bilinçlenme,
ne olduğunu bilip, karşıtlarını tanımasıyla gerçekleşecek bir
süreçtir.
Bu süreçte batı bilimsel zihniyetiyle yetişmiş yeni
kuşakların, aydın-halk toplum yapısını irdeleyip yorumlaması
gerekmektedir.
Bilimsel ve çağdaş metotlarla yetişmiş, yerli kimliği
yüksek, erdemli, dürüst olan aydınlar, uzunca bir süre
horlanmış, itilmiş, inanç ve ahlaki değerleri mükemmel olan
halkla aynı tasa ve kıvançta buluşma sürecini başlattıkları
takdirde eminiz ki toplumumuzun bünyesi hastalıklardan
arınmış sağlıklı bir yapıya kavuşacaktır.
Gelecekte var olacak tam bağımsız güçlü bir Türkiye
için milli, bilimselci, erdemli, dürüst Türk aydın sınıfının
yetiştirilmesi, eğitim-öğretim sistemimizin ana hedefi olmalıdır.

KAYNAKÇA

1. Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi Timaş
Yayınları İstanbul 2005 Prof. Dr. Orhan Türkdoğan
2. Türkçülüğün Esasları Bordo-Siyah Klasik Yayınları
İstanbul 2005 Ziya Gökalp
3. Ermeni Sorunu ve Aydınların Sorumluluğu Aktüel
Dergisi İstanbul 2005 Yrd. Doç. Dr. Birol Ertan

Read more...

  © Blogger template Webnolia by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP